in

Dünya Genelinde Sosyalizm Nedir?

SOSYALİZM, en genel anlamıyla, toplum çıkarlarını birey çıkarlarına üstün tutan, top­rakta, üretim araçları mülkiyetinde ve gelir dağılımında kamu denetimini öngören bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Dünyada farklı sosyalizm anlayışları ve uygulamaları vardır. Ama temelde tüm çağdaş sosyalizm anlayışları, kapitalist toplum ve ekonominin örgütlenme biçiminin insanın gerçek refah ve mutluluğunu sağlayamayacağı düşüncesinden yola çıkar. Sosyalizm, kapitalist toplumda üretim araçları ile toprak üzerinde var olan sınırsız mülkiyet hakkına ve bu sistemin işleyiş biçiminin yarattığı adil olmayan gelir dağılımına karşı, ortak ya da toplumsal mülkiyeti, üretim ve gelir dağılı­mında toplumun denetimini savunur. Top­lumsal denetimin hangi düzeyde gerçekleşeceğine ilişkin farklı düşünceler, farklı sosya­lizm anlayışlarını doğurmuştur. Bir sosyalizm anlayışı, üretim araçlarının üzerinde sıkı bir devlet denetimine ya da işletmelerde üretimin en ayrıntılı biçimde planlanmasına yönelebi­lir. Bir başka anlayış ise, yalnızca büyük kuruluşların (bankalar, büyük enerji tesisleri gibi) kamulaştırılmasını ya da ekonominin gevşek bir planlamayla yönlendirilmesini savunabilir.

Sosyalizmin Gelişimi
Çok eski dönemlerden beri, içinde yaşadıkları toplum düzeninden rahatsızlık duyan birçok kişi, zenginlikleri daha adil bir biçimde pay­laştıracak ve insanlar arasında eşitliği sağlaya­cak toplumsal değişikliklerin gerekli olduğu­nu savunmuştur. Bunlar genellikle, gelecek­te, zengin-yoksul, yöneten yönetilen ayrımla­rının olmadığı ideal bir toplumun nasıl örgüt­lenmesi gerektiğini ayrıntılı bir biçimde açık­lamışlardır. İlkçağlarda, Eski Yunan düşünürü Platon, Devlet adlı yapıtında tüm zenginlikle­rin paylaşıldığı ideal bir toplum modeli kur­muştur. Sosyalist düşünce tarih boyunca, gerek kitaplarda, gerek yaşamlarını belirle­dikleri sosyalist ilkelere göre sürdürmeye çalışan deneysel topluluklar içinde var oldu. Sir Thomas More 1516’da yazdığı Utopia adlı yapıtında gene düşsel bir toplumdaki ideal yaşamdan söz ediyordu. Sosyalist düşünceler Fransız Devrimi sırasında da tartışıldı. Ama çağdaş sosyalizm gerçek anlamıyla Sanayi Dev-rimi’nden sonra, kapitalizmin hızla gelişti­ği 19. yüzyılda ortaya çıktı. Gelişen kapitalizmin yarattığı işçi sınıfı, çoğalan fabrikalar ve artan üretimle birlikte giderek büyüdü. Yeni kurulan fabri­kalarda üretimi gerçekleştiren bu sınıf, kapi­talistlerin en fazla kân elde etme ilkesi uğruna, ancak yaşamını sürdürebileceği bir ücret karşılığında, günde 14-16 saat çalıştırıl­dı. Kırsal bölgelerden kentlere göçle daha da büyüyen bir “işsizler ordusu” ortaya çıktı. İşçilerin ve çalışacak iş bulamayan işsizlerin içinde bulundukları koşullar “insanca yaşa­maca olanak vermiyordu. Beslenmeleri çok kötü, sağlık ve eğitim olanakları hemen hiç yoktu. Çoğu oy hakkından yoksundu ve ülke yönetimine herhangi bir biçimde katlamıyor­lardı.

19. yüzyılda bu yoksulluğa ve sefalete kapitalist sistemin işleyiş kurallarının neden olduğunu ileri süren bazı düşünürler, toplu­mun farklı bir biçimde örgütlenmesi gerekti­ğini savundular. Fransa’da Claude de Saint-Simon ve Charles Fourier, İngiltere’de ise Robert Owen çağdaş sosyalizmin kurucula­rındandır. Düşünceleri, daha sonra “bilimsel sosyalizm” ya da Marksizm’e kaynaklık et­miştir. Bu düşünürler daha eşitlikçi ve adil olan, insanların kendilerini geliştirerek yete­neklerini en iyi biçimde değerlendireceklerine inandıkları toplum biçimlerini ayrıntılarıyla tasarladılar. Robert Owen, kapitalizmin sınır­sız rekabet ortamına karşı çıkan, kooperatif­leşmeyi savunan, eğitime önem veren düşün­celeriyle; Saint-Simon ve Fourier ise insanca yaşamaya verdikleri değer, planlı bir ekono­mik büyüme ve devletin ortadan kalktığı sınıfsız bir toplum yaratma istekleriyle daha sonraki sosyalist düşünürleri etkilediler.

Gene 19. yüzyılın ortalarında, Fransa’da kapitalizmin yerini kooperatiflerin alması ge­rektiğini savunan Louis-Auguste Blanqui, dü­şüncelerine “komünizm” adını verdi. Louis Blanc özerk, işçilerin kendi kendilerini yö­nettikleri ulusal atölyeler kurulmasından ya­naydı. Pierre-Joseph Proudhon özel mülkiye­te kesinlikle karşı çıkarak, sömürü düzeninin yerini insanca ilişkilerin alacağı bir toplum önerdi.

Bütün bu düşünceler sosyalizmin Avrupa” da giderek yaygınlaşmasına yol açtı. 19. yüz­yılın ikinci yansında Kari Marx ve Friedrich Engels sosyalizmi düşünürlerin özlemlerinden
bağımsız, tarihsel sürecin bir sonucu olarak değerlendirdiler. Marx, köleci, feodal ve kapita­list olarak adlandırdığı sınıflı toplumların gelişim çizgilerini, bu toplum biçimlerindeki sömürü mekanizmalarını inceledi ve toplum­ların genel gelişme yasalarını ortaya koydu. Bu yasalar çerçevesinde kapitalizmin içinden doğan işçi sınıfının, sömürü mekanizmasını sona erdirmek için vereceği mücadeleyle ka­pitalizmi yıkarak komünist bir sistem kurma­sının kaçınılmaz olduğunu söyledi.
Marx’a göre kapitalist sistemde iki temel sınıf olan burjuvazi ve işçi sınıfı arasında uzlaşmaz bir çelişki vardır. Bu sistemde üre­tim araçları mülkiyetine sahip olan bur­juvazi ile üretimi sürdüren işçi sınıfı ara­sındaki bu çelişki, üretim araçları mülkiye­tini toplumsallaştıracak ve üretimi planlaya­rak yürütecek olan işçi sınıfının iktidara gel­mesiyle sonuçlanacaktır. İşçi sınıfının iktidar­da olduğu belirli bir sürenin sonunda, sınıfla­rın ve devletin yok olduğu komünist toplum kurulacaktır. Kapitalizmin ayrıntılı bir çözümlemesini yapan ve toplum­sal gelişmenin yasalarını ortaya koyan Marx ve Engels, kendilerinden önceki sosyalistleri “ütopyacı sosyalistler” olarak nitelediler ve kurdukları düşünce sistemine “bilimsel sosya­lizm” adını verdiler.

Yorumlar

Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Comments

0 comments

QNB FİNANSBANK MÜŞTERİ HİZMETLERİNE DİREK BAĞLANMAK ÇOK KOLAY

Avrupa Sosyalizminin Çarpıklığı